Köşe Yazıları

Değerlerin Değersizleştirilmesi: İslam ve Laiklik Örneği

Varlığımızdan Bu Yana Süren Savaş

Bugün, Rusya ve Ukrayna arasında bir savaş var; ama bugün olan savaşa değil, dünya üzerinde varlığımızdan bu yana devam eden başka bir savaşa değinmek istiyorum. O savaş da değerler üzerinde yapılan oldukça yıkıcı bir savaş.

Gördüğünüz ve bildiğiniz üzere, varlığımızdan bu yana değerler, değersizleştirilmeye çalışılıyor. Buna, nihilizm deniyor.

Değerler Nasıl Değersizleştiriliyor?

Ünlü tarihçi Halil İnalcık’ın seçme eserlerinden oluşan “Osmanlı Tarihinde İslâmiyet ve Devlet” adlı eseri okuyorum. Eser, Osmanlı Devleti’nde dinin tarihi üzerine toplu bir bibliyografya olarak nitelendiriliyor. Eserin önsözünden hemen sonra “Din ve Devlet” başlıklı giriş bölümü bizleri karşılıyor. Burada, giriş bölümünde, yazımın konusuyla ilişkili birkaç husus var. Bunları aşağıda derlemeye çalıştım:1

İslâm, Kur’an ve Sünnet’te ortaya konulan değişmez ve edebi ilkelere dayanan bir yorum önermektedir. Bu kaynaklar, Hakimiyetin Allah’a ait olduğu; aslında kainatın Allah’ın mülkü olduğu ve bu yüzden de hukukun tek bir kaynağı bulunduğunu belirtmiştir. Buna göre, Allah’ın emirleri, insan topluluklarını, devlette dahil bütün cihanı yönetir.

Esere bir es verecek olursam, burada belirtildiği üzere İslâm’ın değişmez kuralları vardır ve bu kurallar İslâm’ın değerleridir. Tekrar esere dönüyorum:

Kaynaklara sadık bir şekilde gerçek İslâm’ın tanımını yapanlar, İslâmı, farklı tarihi süreçlerde karşılaştığı yıkıcı saldırılardan korumuşlardır. Kuşku yok ki İslâm benzersiz bir inanç sistemi olarak devamlılığını ve sağlamlığını, bu çizgiyi canla başla takip eden kişilere (gerçek İslâm’ın koruyucularına) borçludur.

Tekrar araya girecek olursam, yukarıdaki paragraftan da anlaşıldığı üzere İslâm dininin değişmez kurallarına, kaynaklarına (Kur’an ve sünnet) yıkıcı saldırıların söz konusu olduğu anlaşılıyor. Yani, İslâm’ın değerlerine bir değersizleştirme saldırısı olduğu apaçık anlaşılıyor.

Değerlere yönelik bu değersizleştirme süreci, bilinçli veya bilinçsizce yapılabilir. Yozlaştırma çabaları bilinçliyken, bu bilinçli çabanın esiri olanların sonraki aktiviteleri bilinçsizlikten, cahillikten kaynaklanabilir. Özetle bu bilinçli veya bilinçli olmayan yozlaştırıcı faaliyetler bütünü değerlerin değersizleştirmesi sonucunu doğurur.

Osmanlı Devletinde İslâm Esaslarının Kanunlara – Kurallara Uyarlanması Süreci

Osmanlı Devleti’nin, dini yapısı gereği, pek tabii ki Osmanlı Devleti’ni laik olarak nitelendirmek imkansızlaşıyor; ancak Osmanlı’nın koyduğu kanunların, aldığı kararların yapısına bakarak değerlendirme yapmak olayı çözümleyebilir. Tekrar esere geri dönelim:

İlk Osmanlı sultanları hukuki kurallar koyarken, hatta önemli politik kararlar alırken fakihlere (bilginlere) danışmışlar; daha sonra aynı amaç için şeyhülislâmlık makamını kurmuşlardır. Ancak Osmanlı tarihinin sonraki dönemlerinde, özellikle Fâtih’ten sonra, yönetime ait alanlar, kanun yapma faaliyeti bakımından sultana özgü sayılmıştır. Bazı özel alanlarda Şeriat ya da dogmatik yorum, çeşitli kamu kurumlarını açıklamakta yeterli görülmemiştir. Burada alternatif bir yöntem olarak örf vazgeçilmez bir gerek olarak kabul edilmiştir.

Yine araya girecek olursam, Osmanlı’nın dini kaynaklara yönelik bağlılığı zamanın şartlarına göre yerini örflere bırakmış, Fatih zamanında dine bağlı kurallar sistematiği, Fatih’ten sonra yerini örflerin de yer aldığı bir yapıya bırakmıştır. Sonrası ise sultani kanunlardır. 2 Esere geri dönelim:

Zaman içinde , İslâm devletini yeniden örgütleyen ve Şeriat’ın uygulanmasını garanti altına alan bir araç olarak sultani kanunlar, İslâm toplum ve kültürünün bir parçası haline gelmiştir. Bunun en gelişmiş şekli, İslâm devletinin en merkeziyetçi ve otokratik örneği olan Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmiştir.

Yazıyı daha fazla uzatmamak adına, bu başlığı “kendimce” sonuçlandırmam gerekirse, devlet kurallarının dine bağlılığı ve sonrasında din ile örflerin bir araya getirilerek sultani kanunlarla İslâm’dan uzaklaşılarak yapılan uygulamalar nihayetinde İslâm adına bir yozlaştırmayı da beraberinde getirmiş gibi görünüyor.

Özetin özeti olarak, toplum yapısının değişkenliği, diyalektik din ve devlet ilişkilerinin bir arada yürütüldüğü yapılarda İslâm adına (bilinçli veya bilinçsiz) bir değersizleştirme yaratıyor.

Başka Bir Değersizleştirme Çabası: Laiklik

Osmanlı Devletinde, dini kaynakların dışına çıkılarak yapılan bu yeni uygulamalar yani bir nevi sekülerleşme adımları laiklik kötüdür sonucunu beraberinde getirmiştir. Osmanlı Devletinde verilen kararların, uygulanan kanunların zaman içinde örflere ve sultani kanunlara dayanması Osmanlı’nın çözülmesi sürecini beraberinde getirdiği şeklinde yorumlanmış ve laiklik burada eleştirilmiştir.

Yukarıda da belirttiğim üzere Osmanlı Devletini laik olarak nitelendirmek, devletin dini yapısı gereği imkansızdır. Osmanlı Devleti’nde örflere ve sultani kanunlara dayanılarak yaşanılan sekülerleşme, laiklik olarak nitelendirilemez; çünkü bu kurallar en nihayetinde İslâm kültürüne uyarlanmaya çalışılmışlardır. İslâm dışı olarak nitelendirilmemişlerdir. İnalcık’ın da belirttiği gibi Zaman içinde , İslâm devletini yeniden örgütleyen ve Şeriat’ın uygulanmasını garanti altına alan bir araç olarak sultani kanunlar, İslâm toplum ve kültürünün bir parçası haline gelmiştir.

Burada sekülerleşme, yani dini yapının toplum hayatından çıkarılma çabası ile, din ve devlet işlerini birbirinden ayırma noktasında tanımlanan laiklik kavramlarını farklı şekilde kullandığımı görmüşsünüzdür.3

Özetle, laiklik bu açılardan din ile devlet işlerinin ayrılması olarak ifade edildiğinden İslâm’a, dine karşı bir yapı olarak değersizleştirilmiştir. Din bezirganları, laikliği kötü bir şey olarak tanımlamış, bu değeri belki bilerek belki de bilmeden değersizleştirmiştir.

Sonuç

Değerler, bazen bilinçli, bazen de bilinçsizce değersizleştirilir. Buna nihilizm dendiğini ifade etmiştim. İslâm değerinin değersizleştirilmesini, din ve devlet ilişkileri açısından incelemeyi ve burada da Osmanlı Devletini örneklendirmeyi denedim. Gerçekten de din ve devlet işlerini bir arada yürüten, belki de tarihsel konumu gereği yürütmek zorunda olan Osmanlı Devleti’nin bu yapısının İslâm’a sanıldığının aksine zarar verdiğini de kendimce ispatlamış oldum. Bu durum sadece Osmanlı Devleti ile sınırlanamaz elbette. Devlet işleri ile din işlerini bir arada yürütmenin getirmiş olduğu zorluklar, ülkeleri yıkılmanın, toplumsal olayların da çığırından çıkmasının temel nedeni olabiliyor. Hem bu durum dini değerleri de zedeleyebiliyor.

Hâl böyleyken ortaya çıkan laiklik kavramı toplumları dinsizleştirdiği iddiasıyla eleştiriliyor. Laiklik kavramının kişilerin dinini koruyucu, devletin dine olan yozlaştırıcı etkisini engelleyici yapısı hiç hesaba katılmıyor. Laikliğin, herkesin dinini veya dinsizliğini özgürce yaşaması ve dini koruyucu yapısından kimse söz etmiyor.

Atatürk, Osmanlı Devleti’nin en önemli subaylarından birisiydi. Benim bu yazımda Osmanlı’yı eleştirdiğim, Osmanlı mirasını reddettiğim anlaşılmasın. Osmanlı’da Bizim, Türkiye’de; ancak Osmanlı’nın çözülmesine yol açan dini (Fatih ve öncesi dönem) ve dinden başka bir şeyimsi yapı (Fatih sonrası dönem -istisnalarıyla-) hem Osmanlıya hem dine hem de toplumsal yapıya zarar verdi.

Tekrar Atatürk’e dönecek olursam, o bu sorunu gördüğü için laiklik temelli bir cumhuriyet tasarladı. Kurtuluş Savaşı döneminde önce yavaş yavaş sekülerleşti, ardından laiklik ile din ve devlet işlerini birbirinden ayırdı. Hem devletin, hem de inançların veya inançsızlığın değerlerini bu şekilde korumayı amaçladı.

Değerleri, doğru değerlendirmek ve değerlerini korumak ümidiyle, yazıma burada son veriyorum.

Hatib Minber

Print Friendly, PDF & Email

Kaynakça / Dipnotlar

  1. Halil İnalcık, Osmanlı Tarihinde İslâmiyet ve Devlet (Seçme Eserler – IX), Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları, Önsöz – Din ve Devlet (Giriş) Bölümleri
  2. Burada istihsan, istislâh kavramlarına bakmak fayda sağlayabilir.
  3. https://www.stratejikortak.com/2016/09/laiklik-sekulerizm.html, Erişim Tarihi: 05.03.2022

Bu Yazıya Görüşlerinle Katkıda Bulun!..